RİSALE-İ NURUN CADDE-İ KÜBRA ÖZELLİĞİ

Yayınlanma Tarihi : 21.2.2014 14:00:02

CADDE-İ KÜBRÂ ÖZELLİĞİ VE YİRMİALTI YAŞINDAKİ
NEFS-İ LEVVÂME İLE BİR HESAPLAŞMA

 

حاسبوا قبل أن تحاسَبوا   

 

 “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz. “ (Hadis–i Şerif)

 

           

BİRİNCİ HATVE:  فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ ayeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefs etmemek. Zira: İnsan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelâ ve bizzat yalnız zatını sever, başka herşeyi nefsine feda eder. Ma’buda lâyık bir tarzda nefsini medheder. Ma’buda layık bir tenzih ile nefsini meâyibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında şiddetle müdafaa eder. Hatta fıtratında tevdi’ edilen ve Ma’bud-u Hakikî’nin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı, kendi nefsine sarf ederek  مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir. “ (26. Söz Zeyl)

 

“Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zâhirî sevse de samimi sevemez. Belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır ve kusuru nefsine almaz.” (28. Lem’a)

 

“Sen ey riyâkâr nefsim! “Dine hizmet ettim” diye gururlanma.  اِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ  sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recul-ü facir bilmelisin; hizmetini, ubudiyetini, geçen nîmetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul. “ (26. Söz Hatime)

 

 Eserlerden ve bize gelen sıhhatli nakillerden ve nakillerin mecmuundan meydana gelmiş vicdânî bir kanaatimiz vardır ki: Şu felâket ve helâket asrının ADİL’i olan Üstad’ımız Bediüzzaman Said Nursî (R.A.) Hazretleri hâl-i hayatta olduğu müddetçe CADDE-İ KÜBRA-YI KUR’ANİYE olan şu Risale-i Nur hareketinin TÜM ehl-i imanı istiab eden meslekî özelliğini en üstün bir tarzda muhafaza etmiştir. KÂMİL BİR ŞEYH EFENDİ, EHL-İ İLİM BİR ŞERİATÇI, EHL-İ İNSAF BİR SİYASETÇİ, HAK AŞIĞI BİR KÖYLÜ VEYA FAKİR BİR ÂMELE, MÜSTETİR BİR İSLÂM HANIMI, hülasa İslâm cemaatinin her sınıf insanı aradığını onda bulmuş ve orada, kendi hususi dairesi gibi rahata kavuşmuştur. Hazret-i Üstad’dan sonra hakkında ise konuşma yeri vardır, şöyle ki:

 Hazret-i Üstad’ın (R.A.) dâr–ı bekâya teşrif buyurdukları 1960 senesinin Leyle-i Kadîr gecesinden itibaren menfez bulup ortaya çıkan cemaatimizin nefs-i emmaresi (Nefs–i emmâreden kasdımız; «başta HÜSREV olarak O ERKANLARIN HİÇBİR HAREKETİNİ TENKİT ETMEMEK VE KEMAL-İ İHLAS VE SAMİMİYETLE ONLARA TESANÜD VE TAM KARDEŞ OLMAK LAZIMDIR» emrine muhalefet etmekten endişesi olmayan, 1926 ile 1946 arasında hizmette bulunup te’lif edilen külliyata uzun bir tasdikatla mukabele ederek erkan durumuna yükselen; MÜNTEHAB ve İCAZETLİ zatlardan HÜSREV (K.S.) gibi vazifeliliği itibarıyla konuşmaya mecbur olanlara, haşa hakaret etmekte asla tereddüt göstermeyen, zarurî olarak kendi köşelerine çekilip perdelerini kapayanları da: “Tarikat meşreb, sakallı, hizmetin yeni tarzından habersiz” vs. gibi yakıştırmalarla nazarlardan iskat edenlerdir.) ile geç de olsa bir hesaplaşmak her halde Üstad’ımıza mülâki olduğumuzda ona vereceğimiz hesaptan daha kolay olacaktır. Evet 1960-1986 tam 26 yaşına girmiş bir nefs-i emmâre ile belki de ilk ve ciddi bir hesaplaşma.

 

            “Cadde–i Kübra-yı Kur’aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var” (21. Lem’a)

 

             “Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın bela ve vebasından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı Risale-i Nur’un mizanları ve muvazeneleri ile neşrettiği nur olduğunu kırkbin şahit vardır. Demek Risale-i Nur’un dairesine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavidir.” (Kastamonu Lahikası)

 

 “Rabian: Nurlar mektebleri tam nurlandırmaya başladı. Mekteb şakirdlerini medrese talebelerinden ziyade nurlara sahib ve naşir ve şakird eyledi. İnşaallah medrese ehli yavaş yavaş hakikî malları ve medrese mahsulü olan nurlara sahip çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemalardan nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar. Şimdi en mühim tekyeler ehli, ehl-i tarikattır. Bütün kuvvetleri ile Nur Risalelerini nurlandırmaları lâzım ve elzemdir. Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp “tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor” dedim. Fakat şimdi SÜNNET-İ PEYGAMBERÎ DAİRESİNDE BÜTÜN ONİKİ BÜYÜK TARİKATIN HÜLASASI OLAN VE TARİKLERİN EN BÜYÜK DAİRESİ BULUNAN RİSALE-İ NUR DAİRESİ İÇİNE, her tarikat ehli, kendi tarikat dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.” (2.Emirdağ Lahikası)

 ‘‘Üstad, ehl-i tarikata, bu da tarikattır diyor.’’ Hacı Hulusi Efendi (ks)

 

            Risale-i Nurları okuyanlar bilirler ki bir meslek ve meşreb taasubuyla değil, fakat mesleğin dört esasından biri olan ŞEFKAT sırrı ile ehl-i iman olan cemiyetin bütün sınıfları KURTULUŞ için Risale-i Nurlarla iştigale davet edilmektedir. Bu Risale-i Nur’un hakkıdır, ayrıca vazifesidir de. CADDE-İ KÜBRA olmanın özelliği bütün ÜMMET-İ MUHAMMEDİ (A.S.M) kucaklamasıdır. Onlara sinesinde yer verebilmesidir. Selef-i salihinin umumi yolunun devamı olma özelliğidir bu. Yukarıda birkaç sınıf halinde zikredilen ve cemiyetimizin sadece bir kısmı olan ve misâl olarak alınan gurupların Risale-i Nurlara karşı takındıkları tavrın çok sevindirici olmadığı ortada. Evet Risale-i Nur gibi bir esere muaraza elbette mümkün değildi ve zaten olmadı. Bu Anadolu halkı gibi ferasette emsalsiz bir milletten bunu beklemek zaten mümkün değildi. Fakat bu soğuk davranışın bütün kabahatini karşıya verip kendimizi temize çıkarmak da bir insafsızlık olmaz mı? Elimizden gelmediği halde bir iki karakteristik tablo çizerek meseleye biraz ışık tutmaya çalışacağız. Yalnız ricamız o ki, okuyan kardeşlerimiz, ifade gücüne ve delil kifâyetine değil, içerisindeki anlatılmak istenilen manaya nazar edeler. Kusurumuza da kusur nazarıyla bakalar.

 

 “Sakın, sakın! Dünya cereyanları; hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin!     اَلْحُبُّ فِى اللهِ، وَالْبُغْضُ فِى اللهِ düstur-u rahmanî yerine  - el-iyazübillah -   اَلْحُبُّ فِى السِّيَاسَةِ، وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِ  düstur-u şeytanî hükmedip melek gibi bir hakikat kardeşine adavet; ve el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin.” (Kastamonu Lâhikası)

 “Hakaik-ı İmaniye ve Kur’aniye elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile âlûde olsa idim, elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam tarafından “acaba tarafdar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara adi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.” (16.Mektub)

            Gibi bir kısım Risalelerden misaller vermek istedi. Lâkin siyaset gözleri öyle bürümüştü ki, bu sakim ve maslahat-ı İslâm’a bütün bütün zıt siyâseti ya kabul edip hırz-ı can edeceksin veyahut merhamet talebi hakkın dahi olmadan dairenin dışına atılacaksın, gibi acaib bir hâl gördü. Kenara çekildi. Söyle ey nefs-i levvâme yaptığını beğendin mi?

 Birgün de hak aşığı bir köylü, koca koca beton yığınlarının arasında bir adres ararken, bir apartmanda bir kapının ziline basar. Bir genç çıkar “buyrun” der. Köylü adresi sorar. Kapıyı yanlış çaldığını anlar, ama gencin simasındaki safiyet ve nuraniyet kendisini celbeder. Çok yorulduğunu söyler. Genç de kendisini içeriye davet eder. Köylü içeri girer bakar ki, burası ev değil bir dergâh, çok hoşuna gider. Ayrılmaz. O gece ders vardır. Bir hayli genç toplanır ki; tahsilli, kültürlü, avrupai giyimli, kıravat–mıravat hepsi tamam. Fukara derviş külahıyla, şalvarıyla, sakalıyla o toplulukta acaib bir manzara meydana getirir. Neyse... Derse başlanır. Onyedinci söz okunuyor. Aşk mertebesinde bir ders; اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ قاَلَ اَفَلَ dersi inkişaf ederken, kalb tahammül edemez, aşık köylü bir sayha atar... Cemaatte gülüşmeler, bakışmalar, sıkılmalar.... Ders biter, köylü de biter. Kendisini zor dışarı atar. Gidiş o gidiş. Ne dersin ey nefs-i levvame; 1926’da canını vererek bu hizmeti başlatan köylü ruhu, köylü safiyeti, köylü teslimiyeti, senin bugünkü hizmet halkanda yer bulamıyorsa kabahati kime yükleyelim? Acaba o safi kalb köylünün kalben anladığını sen AKLEN anlayabiliyor musun? Anadolu’nun tüm Hıristiyan dünyasına karşı beşyüz sene mukavemet eden ve onları kapıkulu gibi kullandıran sihirli, pratik ve neticeye götürücü acib sistemini, yani Risale-i Nur sistemini götürüp kelime kalıplarının arasına sokup, işi isbatiyeciliğe mi çevirdin? Aklın mes’elemizdeki yeri ne kadardır? İnsafla söyle ...

Gelelim tesettür meselesine: Biz tesettür denilince ÇARŞAF’ı anlıyoruz. Hz. Üstad’ın çarşaf tabirini kelime darlığından veya mantonun adını bilmediğinden dolayı kullandığını kabul etmiyoruz. Erkeğin başında sarık nasıl bir âlem, bir İslâm bayrağıdır. Tüm gayr-ı müslim nizamlara ilan-ı harb etmenin adıdır. Aynen onun gibi, belki sarıklıları da yetiştiren mana ve ruh olması noktasından, kadının başındaki çarşafı ondan daha ehemmiyetlidir. Bu asrın şımarık beyaz maskesi üzerine vurulan iffet ve şehametin siyah damgasıdır her bir çarşaf. Mücessem haysiyettir her bir çarşaf. Zehraların, Sıddıkaların, Sümeyyelerin (R.A.) tecessüm etmiş ruhu; bu asrın iffetsiz suratına Bilal-i Habeşi’nin (R.A.) siyahlığından nasib olan mânâ ve maya siyahlığıdır, her bir çarşaf. Şafaktan evvelki müjdeci siyahlık... Siyahlık ne kadar artsa şafak o kadar yakındır. Artan siyah çarşaf adedi de, doğacak İslâm güneşinin o miktarda müjdecisi... İslâm kadınının kal’asıdır, siperidir çarşaf. Öyle emretti Allame-i Asr, Mücahid-i Ekber Bediüzzaman (R.A.). Çarşaftan çıkan kadın kal’adan çıkmış ve siperini terketmiştir. Tecavüze hedef olacak bir vaziyete gelmiştir. Hangi sebep vardır ki veya hangi hizmet endişesidir ki, o nazeninleri bu tehlikeli vaziyete getirmeye mecbur etsin? Erkeklerin yıkmadıkları kal’a almadıkları siper kalmadı mı ki; bu hanımları kal’alarından, siperlerinden çıkarıp, bu şehvet kokan, taaffün etmiş erzel sokaklarda hücuma geçirelim?

 “Mimsiz medeniyet, taife-i nisayı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul meta’ yapmış. Şer’-i İslâm onları rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı ailede, temizlik zinetleri, haşmetleri hüsn-ü hulk; lütf-u cemali, ismet; hüsn-ü kemâli, şefkat; eğlencesi evladı. Bunca esbab-ı ifsad, demir, sebat kararı lâzımdır ta dayansın.” (Lemaat)

 Ey nefs-i levvame hizmet deyip bilmem ne deyip islam kadınlarını çarşafın dışındaki kılıklara sokarken hiçbirşeyden sıkılmıyorsan bari 1935 gibi bir tarihde Mücahid-i Ekber’in (R.A) ÇARŞAF için ne kadar hapis yatıp işkence çektiği halde bu meseleden taviz vermediğini düşün de ondan olsun utan. Senin oyunlarından ibaret olan sebeplerle, kadının başındaki çarşafa el atıp onu geniş mantolarla değiştirme. Bu hesabın altından asla çıkamayacaksın. Acaba okumadın veya duymadın mı ki 1960 ihtilalinden sonraki günlerde bu rejim çarşafla mücadele için o geniş dediğin mantoları bedava dağıtıyordu. Ne dersin? Acaba İslâm’ın tesettür emrini ihya etmek için mi o külfete giriyordu?

 Hasıl-ı kelâm: Nurcu hanım, çarşaflı olan hanımdır. Görüyorsun ki avrupai havalı, geniş mantolu, pastalı, israflı, moda alış-verişli kadın toplantılarının zararı faydasını çoktan geçmiştir. Ey nefs-i levvâme, çarşaflı Nur talebesi hanım, seni muhatab kabul edip konuşmak istemediğinden bilvekâle biz seninle konuştuk. İşin vehametine bak ki; öz be öz malın olan çarşafı bile küstürmüşsün. Mırıltıların arasından; ENTELLEKTÜEL sınıfa hizmet v.s. gibi modern konuşmalar duyuluyor. Yani ne Müslüman, ne Hıristiyan bir sürü saman çuvalına hizmet götürmek için Allah’ın emri TESETTÜRü kâbil-i ihmal görüyorsun öyle mi? Vah o dâvâya vah !...

 Şimdi gel ey 26 seneden beri kendini birşey zanneden nefs-i levvâme; seninle öyle ciddi bir mesele üzerinde konuşacağız ki, artık bundan sonra ya meydan külliyen senin olacak, istediğini yapmakta şimdiye kadar olduğu gibi serbestçe devam edeceksin: veyahut bu meydanda yalnız HAK kalacak sen ve avanelerin ıslah-ı hal edinceye kadar bir yerlere sokulmaya mecbur kalacaksınız.

Evvelen: Bak senin yirmialtı senelik ömrünün belki yarısı; YOLUMUZ CADDE-İ KÜBRA’dır demekle geçtiği halde; kübralık iddiası olmayan mütevazi bir islam yolunda dahi gayet rahatlıkla geçebilmesi lazım olan İslam cemaatinin mezkür ana sınıfları dahi senin yolundan gidemez oldular. Sözlerin iddia değil, ayn-ı hak bir ilandır ki; yolun CADDE–İ KÜBRA’dır. Lakin sen kabiliyetsizliğin ile bu Cadde-i Kübra’yı o kadar daralttın ki, patika bir dağ yoluna çevirdin. Yukarıdaki izahların zayıflığına bakıp kendine hak payı çıkarma. Ne yapalım, bu dairenin söz söylemeye hakkı olan büyüklerine öyle TAŞLAR vurdun ki, onlardan bir çokları köşelerine çekilip perdelerini kapadıkları gibi, bir kısmı dahi bununla yetinmeyerek senin şerrinden emin olmak için kendilerine kuyu diplerinde birer menzil yapıp konuşmadılar. Bu KAMİLLER elbette seninle İÇTİMA olamazlardı. Fakat sen levvamesin ya, ara sıra hakkı kabul edersin, gel delilleri falan bir tarafa bırak ve insafla itiraf et ki: BU CADDE-İ KÜBRA YÜKÜNÜ SEN GÖTÜREMEZSİN. Edebinle kenara çekil.

 Saniyen: Biz diyoruz ki, Hazret-i Üstad FERİD MAKAMI’NIN MAZHARI bir İMAM idi. Yekta bir Allame-i Asr idi. Asr-ı hazır meb’usu sıfatıyla konuşurdu. Omuzlarına aldığı azim CADDE-İ KÜBRA yükünü taraf-ı İlahiden emredildiği yere kadar getirip kendinden sonra ki HÂMİL-İ KUR’AN OLAN, ÜVEYSÎ ZATIN (R.A.) MUKTEDİR OMUZLARINA BIRAKIP GİTTİ. Bu muktedir, ÜVEYSÎ ve İLM–İ KELAM’da DAHİ olan ZAT (R.A.) Hazret-i Üstad’ı massetti, Hazret-i Üstad’da sinesinde ne varsa o münasip sineye boşaltıp öylece gitti, vazife devir teslimi yapıldı. Hizmet daimi tekamüldedir. Risale-i Nurlar, sonra gelecek O mübarek ZAT’ın (R.A.) vücudunu tüm ÜMMET’e müjdeledi. Bir yanlışlığa meydan vermemek için de bazı hususiyetlerini şöylece sıraladı:

 1. Sonra gelecek O mübarek Zat, Risale-i Nur’u bir program olarak neşr ve tatbik edecek. O Zat’ın ikinci vazifesi ŞERİATI İCRA VE TATBİK ETMEKtir... O zatın üçüncü vazifesi; HİLAFET-İ İSLAMİYEYİ İTTİHAD-I İSLAMA bina ederek İsevî Ruhanileriyle ittifak edip din-i İslam’a hizmet etmektir. (Sikke-i Gaybiye)

 2. “Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hafız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da 29. Lem’a-i Arabiye’nin tefsirî tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgul olmaya ne vaktim var, ne de halim müsaade eder. İNŞAALLAH İLERİDE Risale-i Nur’un başka bir şakirdi o vazifeyi yapacak.” (Kastamonu Lahikası)

 3. Kerametli 29.Söz, o sözün yalnız birinci makamıdır. O sözün ikinci makamı ise, ehemmiyetine binaen ki, bir vecihle ona da “Ayetü’l-Kübra” namını İmam Ali (R.A.) vermiş olan, 29. Lem’a-i Arabiyedir. (Emirdağ Lahikası)

 4. Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlarda bu gibi küçük farklar zarar vermez... İnşaallah istikbalde bir kardeşimiz o hazineyi açacak. (Kastamonu Lahikası)

 5. İnşaallah bir zaman, Risale-i Nur’un şakirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berahini TE’LİF edecek. (Kastamonu Lahikası)

 6. İnşaallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşr ve talim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektubları te’lif ile ve Dokuzuncu Şua’nın dokuz makamını tekmil ile, Risale-i Nur’u Tanzim ve Tertip ve Tefsir ve Tashih ile devam edecek. (Barla Lahikası)

7. Senin şu aciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardaşın bin derece haddinin fevkinde olarak kendini, o gelecek adam olduğunu iddia edemem, hiç bir cihetle liyakatim yoktur. Fakat o ileride gelecek ACÎB şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük KUMANDANIN pişdar bir neferi olduğumu zannediyorum. (Barla Lahikası)

 8. Kardeşlerim, mektuplarınızda çok yüksek düşünce ve takdirat, binde bir de benim olsa hadsiz şükrederim. Belki Risale-i Nur’un manevî şahsiyeti ve çok kesretli talebeleri içinde bilmediğimiz gayet yüksek bir makam sahibi bir zatın tesiratı ve kumandası hissediliyor. (Kastamonu Lahikası)

 9. Belki inşaallah Nur’un bir şakirdi, Sure-i Rahman’ı tefsir edip bu meseleyi halleder. (Şualar)

 10. Bu Onbeşinci Rica ileride bir Nurcu tarafından İhtiyarlar Lem’ası’nın tekmiline, telifine me’haz olmak üzere yazıldı. (26. Lem’a)

 11. Ahirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir Zatı Nurani’yi gönderecek ve o Zat da ehl-i beyt-i Nebevî’den olacaktır. (29. Mektub) Müçtehid, müceddid, hakim, mehdi, mürşid, kutb-u azam gibi kelimelerin manalarının şehrine varmak için bir kardeşiniz bundan evvel patika bir izah yolu çizmişti. İnşaallah bu patika yol bizi ve sizi o marifet şehrine götürür.

 Şimdi bak, bir kısmını onbir maddede naklettiğimiz bu pasajlar Risale-i Nur’dan alınmıştır. Burada iki ihtimal var:

 BİRİSİ: Ya (haşa, yüzbin defa haşa) bu yazılanların aslı yoktur, sadece Müellif-i Muhterem (R.A.), bitmiş olan ümidleri canlandırmak için böyle şeyleri uydurdu!... بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء (A’raf 155)

 İKİNCİSİ: Veyahutta bunlar ayn-ı hakikattir. Hepsi vücuda gelecektir. Ve o gelecek zatın vücuduyla bütün beşeriyet tekrar bir ASR-I SAADET havasını teneffüs edecektir. Ne dersin nefis efendi, levvameliğin mi üstünde yoksa emmareliğin mi?

 Salisen: Malumdur ki bir şeye yetişememek çoğu zaman onun inkarına sebeb olur. Şöyle bir-iki misal verelim:

 “İşte camiiyyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflake ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kainata da semere ve netice olmuştur.” (Mesnevi-i Nuriyye)

 Bu âli hakikatın manasını hiç düşündün mü? Veya bir bilenden sordun mu?

 Bu ağır geldi, biraz aşağı inelim:

 “İ’lem eyyühel aziz! Denizlerde vukua gelen med ve cezir gibi evliya arasında da bast-ı zaman, tayy-ı mekan meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab-ı Yuvâkit’in rivayetine göre İmam Şaranî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmiştir. Bu gibi vukuat istiğrab ile inkar edilmesin...” (Mesnevi–i Nuriyye)

İmam Şaranî (K.S.) 10 ciltlik kocaman Fütuhat-ı Mekkiye mecmuasını bir günde iki buçuk defa mütalaa ederse, acaba şanında varid olan Hadis-i Şeriflerin bir kısmını İbn-i Hacer (K.S.) toplayıp sayısını iki yüze iblağ ettiği bir Zat-ı Alişan, Risale-i Nur’ların tümünü indelhace bir günde kaç defa devrine muktedir olur dersin? Sen de bu yükü kaldıracak omuz var mı? Yoksa bu sırlar iptal mi oldu, meydan boş mu kaldı?

 Bu da ağır geldi, biraz daha aşağı inelim:

 “Ehl-i şuhud dediğimizden maksad, evliyaullahdır. Zira, velayet sahibi, avamın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor.” (Mesnevi-i Nuriyye)

 Bu sabit kaideye göre meleklerle aran nasıl? Cennet’den ve Cehennem’den ne haber, görebiliyor musun? Diyeceksin ki, melekleri göremiyorum ama bazan ilham geliyor. Bu ilhamın mertebesini biz demeyelim, sen eserlerden elbette okumuşsundur. Ne dersin, daha meydanı terketmeyecek misin? Bu yük ağırdır. Gel haddimizi bilelim. Tâ gününde yapılmış bir nasihata kulak verip EDEBİMİZLE kenara çekilelim. Hizmete ehil eller yapışsın.

 Diyorsun ki: Peki biz hizmet etmeyelim mi?

 Gel kulağına bir şey söyleyeceğim, kimse duymasın: VALLAHİ BİLLAHİ SENİN şu anda yapabileceğin en büyük hizmet, bu hizmet sevdasından vazgeçip kenara çekilmek olacaktır. O zaman göreceksin ki, hizmete ayine değil perde olmuşsun.

 Hulâsa edersek: CADDE-İ KÜBRA yükünü kaldırabilmek öyle Raziye, Marziye işi olmadığı gibi Levvâme işi hiç değildir. Dairenin manevi idaresinin başındaki Ferd-i Ferid’in mazhariyyetleri yanında (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi)  Ehassü’l-Havass’ın durumu dahi avam gibi kalır. Koca Bediüzzaman (R.A.) O Zat’dan bahs ederken kullandığı ve havsalamız dışındaki edeb tarzına dikkat et de ibret al. Meydan boş değildir. Temellük davasından vazgeçip teslim olalım. Ümidle ve şevkle neticeye muntazır kalalım. Vesselam.

Müslim Gündüz 1986

YAZARIN DİОER YAZILARI
EMİNE ŞENLİKOĞLU, FADİME ŞAHİN İLE GÖRÜŞTÜ
Yayınlanma Tarihi : 2.1.2014 08:18:59
RİSALE-İ NUR VE HİZMETİN TEMEL MESELELERİ
Yayınlanma Tarihi : 13.2.2014 11:15:39
FENAFİL İHVAN
Yayınlanma Tarihi : 13.2.2014 12:58:13
KISACA HAYAT HİKAYEM (Müslim Gündüz)
Yayınlanma Tarihi : 21.2.2014 15:41:27
264. LAHİKAYA BİR HAŞİYE
Yayınlanma Tarihi : 22.2.2014 13:01:03
ACZMENDİLERİN AİHM ZAFERİ
Yayınlanma Tarihi : 6.3.2014 09:06:49
TAHKİKTEN TAASUBA
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:43:40
BU ATATÜRK BİZDEN NE İSTİYOR?
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:45:47
Mustafa Kemal Olmasaydı Ne Olurdu ?
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:46:59
BİR HATIRA
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:47:48
İNGİLİZ ÇEŞİTLEMESİ (IŞİD)
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:48:39
Risale-i Nur'un medine-i tahiresi
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:50:08
Bir Bayrak Daha Vardı İndirilen
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:50:51
ASIL NURCULUK ve İSTANBUL NURCULUĞU
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:51:41
YANLIŞ KART
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:52:27
YANLIŞ KART 2
Yayınlanma Tarihi : 25.6.2014 09:53:08


aczmenditv, Haber, Risale-i Nur, Aczmendi, Aczimendi, Müslim_ Gündüz, aczmendi_tv, dergah, sahabe, asrı sadet, asr-ı saadet,